İDRAK MEDYA

TÜRKİYE’DE YAYGIN OLAN VE SAKINILMASI GEREKEN ŞİRK VE KÜFÜRLER (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM) – 3

TÜRKİYE’DE YAYGIN OLAN VE SAKINILMASI GEREKEN ŞİRK VE KÜFÜRLER (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM) – 3
11 Mart 2019 - 17:43

TÜRKİYE’DE YAYGIN OLAN VE SAKINILMASI GEREKEN ŞİRK VE KÜFÜRLER (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM) – 3

İslam Devletinin resmi yayın organlarından biri olan El-Hayat Medya tarafından Şaban 1438 tarihinde, Rumiyah dergisinde yayımlanan “TÜRKİYE’DE YAYGIN OLAN VE SAKINILMASI GEREKEN ŞİRK VE KÜFÜRLER -3 MÜŞRİKLERİ TEKFİR ETMEME KÜFRÜ” isimli makalenin üçüncü kısmını sizlerin okumasına sunuyoruz.


Müşriklerin Tekfiri Dinin Aslından mıdır?

Kelime-i Tevhid ve tağuta küfretme konularında “asıl” ve “lazım” kavramlarına tartışma yoluyla dalmak doğru değildir. Çünkü bu kavramlar, sonradan oluşma, fayda vermeyen ve Allah’ın ﷻ bizleri mükellef kılmadığı sözlerdir. Ve bundan fasit gereksinimler meydana gelmektedir. Örneğin bu tanıma göre risalet hüccetiyle sabit olan Muhammed’in ﷺ nübüvvetine imanı, Müslümanların dininin aslından çıkarmayı gerektirir. Aynı zamanda bu görüş, aslın içine giren ve dışında kalanların neler olduğu ile ilgili Müslümanlar arasında çekişmeye yol açmaktadır. Çünkü bu tehlikeli konu hakkındaki ihtilaf, muhalifinin zulmen ve haksız yere tekfirine ve bidatçiliğine yol açmaktadır. Çünkü içeriğinde ihtilafa düşülen konu, kelime-i tevhidin ta kendisidir. Özellikle söz konusu ihtilafa düşenler; tağuta küfretmiş, onu tekfir etmiş, ona düşmanlık etmiş, onlarla savaşmış ve onlardan ve tabiilerinden beri olduğunu ilan etmiş Müslümanlar ise böyle bir şeyin kabul edilmesi mümkün değildir.

Dolayısıyla bizim için önemli olan ve yapılmadığında küfre düşülen şey; müşrik ve kâfirlerin küfründen şüphe duymak ve onları tekfir etmemektir. Bunun dinin aslından mı yoksa lazımından mı olduğunu bilmekle sorumlu değiliz. Bilakis sorumlu olduğumuz şey kâfirleri tekfir etmektir. Bizler kâfirleri ve müşrikleri tekfir ettiğimiz sürece bu konunun dinin alından mıdır yoksa lazımından mıdır olduğunu bilmekle yükümlü değiliz.

Şeyh Süleyman bin Abdullah bin Muhammed bin Abdulvehhab bu konuya benzer bir konu hakkında şöyle cevap verdi: Altıncı Mesele: Dostluk ve Düşmanlık hakkında. Dostluk ve düşmanlık Kelime-i Tevhidin manasından mıdır? Yoksa gereksinimlerinden midir?

Cevap: ‘Allah ﷻ daha iyi bilir’ denilmesi gerekir. Ancak Müslümanın şunu bilmesi ona yeterli gelir. O da; Allah’ın ﷻ ona, müşriklere düşmanlık yapıp dostluk etmemesini farz kılmış olması ve aynı zamanda Mü’minleri sevip onlara dostluk etmeyi de vacip kılmış olmasıdır. Ve Allah ﷻ bunun imanın şartlarında olduğunu haber vermiş, babaları, evlatları, kardeşleri ve aşiretleri bile olsa, Allah ﷻ ve Resulüyle ﷺ savaşanlara sevgi besleyenlerden de imanı nefiy etmiştir. Bunun Kelime-i Tevhidin manasından veya gereksinimlerinden olmasına gelince; Allah ﷻ bunu araştırmakla bizleri mükellef kılmamıştır. Ancak Allah ﷻ bizleri, bunu farz ve vacip kıldığını ve bununla amel etmenin de vacip olduğunu bilmekle mükellef kılmıştır. İşte bu, içinde şüphe olmayan farz ve vaciptir. Her kim, bunun Kelime-i Tevhidin manasından ve gereksinimlerinden olduğunu bilirse bu güzeldir. Ve fazladan bir hayırdır. Kim de bilmiyor ise bilmekle mükellef kılınmaz. Özellikle de bu hususta ki tartışma ve çekişme, imanın vaciplerini yerine getiren, Allah ﷻ yolunda cihad eden, müşriklere düşmanlık, mü’minlere ise dostluk eden mü’minler arasında ayrışmaya, ihtilafa ve şerre yol açacaksa, bu durumda kesinlikle susmak gerekir. Mana açısından ihtilaf yakın olmakla birlikte bana gözüken budur. Allah ﷻ en iyisini bilendir. [Ed-Dureru’s Seniyye fi’l Ecvibeti’n Necdiyye, 8/166]


Seleften ve Ulemadan Muayyen Tekfir Örnekleri

Müşrikleri muayyen olarak tekfir etmeyen birçokları bu konuda aşırıya gidildiğini düşünmekte ve Selef-i salihinden veya ulemadan bunu yapanın olmadığını iddia etmektedirler. İşte Selef-i Salihinin ve ulemanın yapmış olduğu muayyen tekfir örneklerinden bir kaçı:

Bukai şöyle dedi: “Her nebi, ancak müşriklerin tekfiri ile gelmiştir.” [Nezmu’d Durer, C.6, S.267]

Harise bin Mudarrab’dan rivayet olunmuştur ki, Abdullah İbn-i Mesud’un r.h yanına varıp “Bende hiçbir Araba karşı düşmanlık yoktur. Hanife oğullarının mescidine uğradım. Bir de ne göreyim, hepsi Müseyleme’ye inanıyorlar,” demiş. Bunun üzerine Abdullah bin Mesud onlara haber gönderip huzuruna gelmelerini istedi. Daha sonra hepsi (huzuruna) getirildi. Abdullah İbnü’n Nevvaha’dan başka hepsinden tevbe etmelerini istedi ve İbnü’n Nevvaha’ya dönerek; sen Müseyleme’nin elçisi olarak geldiğin zaman ben Resulullah’ı ﷺ (sana hitaben): “Eğer sen elçi olmasaydın boynunu vururdum,” derken işittim. Sen bugün artık elçi değilsin, dedi ve Karaza bin Ka’b’a (İbnu’n-Nevvaha’yı öldürmesi için) emir verdi. (Karaza da) Sokakta onun boynunu vurdu. Sonra Abdullah; “Kim İbnu’n Nevvaha’yı sokakta ölü olarak görmek istiyorsa, (Gitsin ona sokakta ölü olarak baksın) dedi.” [Sünen, Ebu Davud, Hadis No:2762]

İbn-i Mesud’un r.h tekfir ettiği bu kimseler, daha önce Müseyleme’ye inanan ve tevbe ettirilen kimselerdi. Bunlar tevbe ettikten sonra sınır hatlarında mücahidlere yardım etmek ve eski günahlarını affettirmek için Kufe’ye hicret etmişlerdi. Orada bir mescid inşa etmişler ve o mescide ‘Hanife Oğulları Mescidi’ ismini vermişlerdi. Bunların mescidinin yanından geçen birileri, bunların Müseyleme’nin hak olduğunu ifade eden sözlerini işitmişlerdi ve bu durumu Abdullah bin Mesud’a r.h haber etmişlerdi. Nitekim Abdullah bin Mesud onları muayyen olarak tekfir etmiş ve bazılarına tevbe ettirmiş bazılarını da tevbe ettirmeyip öldürtmüştü.

Bir diğer olay ise Ali’nin r.h olayıdır. Nitekim olay şöyle olmuştu: Buhari, bu konuda şu hadisi rivayet etmektedir: “İkrime’den şöyle rivayet edilmiştir: ‘Ali’ye r.h bazı zındıklar getirildi ve Ali r.h onları yaktı.” [Buhari, Hadis No:6922]

İbn-i Hacer bu hadisin şerhinde şöyle demektedir: “Abdullah bin Şerik el-Amiri’den O da babasından naklettiğine göre; Ali’ye r.h, mescidin kapısında, senin onların rabbi olduğunu iddia eden bir kavmin olduğu haberi verildi. Bunun üzerine Ali r.h onları çağırttı ve onlara dedi ki; ‘Yazıklar olsun size! Ne söylüyorsunuz?’ Dediler ki; ‘Sen bizim rabbimizsin, yaratıcımızsın ve bize rızık verensin.’ Ali r.h dedi ki; ‘Yazıklar olsun size! Ben de sizin gibi bir insanım. Sizin yediğiniz gibi, ben de yemek yerim. Sizin içtiğiniz gibi, ben de içerim. Eğer Allah’a ﷻ itaat edersem, dilerse beni mükâfatlandırır. Eğer ona isyan edersem beni azaplandırmasından korkarım. Allah’tan ﷻ korkun! Dönün ve bundan vazgeçin!’ Ertesi gün aynı inanç üzere sabahlayınca, Kanber geldi ve dedi ki; ‘Vallahi onlar aynı şeyi söylemeye devam ediyorlar.’ Ali r.h dedi ki; ‘Onları getir!’ Ali’nin r.h yanına gelince aynı şeyi söylediler. Bu olay üç sefer tekrar edince Ali r.h şöyle dedi: ‘Eğer bunu söylerseniz sizi en feci şekilde öldüreceğim.’ Onlar bu söylemlerinden vazgeçmediler ve aynı şeyi söylemeye devam ettiler. Ali r.h dedi ki; ‘Ey Kanber! Onları işçilerle beraber getir.’ Mescidin kapısı ile şadırvan arasında onlar için çukurlar kazıldı. Ve Ali r.h şöyle dedi: ‘Kazın! Derin kazın!’ ve odunları getirdi ve yakarak çukurlara attı.’ Daha sonra şöyle dedi: ‘Ya bu söylemlerinizden dönersiniz yahut sizi buraya atarım.’ Onlar söylediklerinden dönmediler ve Ali r.h onları o çukurlara attı. Ta ki; hepsi içinde yandılar. Ve şöyle dedi: ‘Ne zaman işi, münker bir iş olarak gördüysem ateşimi yaktım ve Kanber’i çağırdım.’ Bu rivayet hasen bir seneddir.” [İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, C.12, S.270]

Görüldüğü gibi Ali r.h bunları muayyen olarak tekfir etmiş ve onları en feci şekilde yakarak öldürmüştür.

Bir diğer olay ise sahabeler döneminde gerçekleşen Muhtar bin Ebi Ubeyd es-Sekafi olayıdır. Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab bu olayı şöyle anlatmaktadır:

Muhtar, tabiinlerden biridir. Abdullah bin Ömer r.h ve babasının dünürüdür. Irak’ta ortaya çıkmış ve Hüseyin’in r.h ve Ehl-i beytin kanının bedelini talep etmişti. İbn-i Ziyad’ı öldürdü. İbn-i Ziyad’ın zulmettiği ve Ehl-i beytin kanını yerde bırakmak istemeyenler Muhtar’a meylettiler. Irak’ı ele geçirdi ve şeriatin şiarlarını ortaya koydu. İbn-i Mesud’un r.h arkadaşlarından kadı ve imamları tayin etti. İnsanlara cuma ve cemaat namazlarını kendisi kıldırıyordu. Lakin sonlara doğru kendisine vahiy geldiğini iddia etmeye başladı. Abdullah bin Zübeyir, onunla savaşması için bir ordu gönderdi. Bu ordu, Muhtar’ı öldürerek askerlerini bozguna uğrattı. Askerlerin komutanı ise Musab bin Zübeyir idi. Muhtar’ın sahabe kızlarından olan bir hanımı vardı. Musab, ona Muhtar’ı tekfir etmesini söyledi lakin kadın bunu yapmadı. Daha sonra Musab, kardeşi Abdullah’a bu kadın hakkında fetva istedi. Abdullah ona şunu yazdı: ‘Eğer Muhtar’dan beri olmazsa onu öldür.’ Kadın Muhtar’ı tekfir etmedi ve Musab da onu öldürdü. [Muhtasaru Sireti’r Resul, Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab, S.43]

Görüldüğü gibi sahabeler, kendisine vahiy geldiğini iddia eden birini tekfir etmeyen sahabe kızlarından birini öldürdüler. Aynı şekilde sahabeler ve tabiinler Muhtar’ın kâfir olduğuna icma ettiler. Bunun gibi sahabe hayatından, seleften ve ulemadan muayyen tekfir örneklerini saymaya kalkışsak bunu sayamayız.

Nitekim Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab şöyle demektedir:“Eğer bizler, âlimlerin İslam iddiasında bulunanların tekfir ettiği, riddet ve öldürülmeleri gerektiği ile ilgili fetva verdiği kişileri saymaya kalkarsak söz çok uzar. Fakat son gerçekleşen kıssa, Mısır kralı ve taifeleri Ubeyd oğullarının kıssasıdır. Onlar kendilerinin Ehl-i beytten olduklarını iddia ederlerdi, cemaatle namazı ve cumayı kılarlardı, kadı ve müftüleri tayin ederlerdi. Âlimler, onların küfürleri, riddetleri ve onlarla savaşılması gerektiği üzerinde icma ettiler. Onların yurtları daru’l-harbtir. İkrah altında olsalar ve onlardan (Ubeydilerden) nefret etseler bile onlarla savaşmak vaciptir.” [Ed-Dureru’s Seniyye fi’l Ecvibeti’n Necdiyye, C.10, S.68-69]

Evet, burada detaylıca izahını yaptığımız müşrikleri ve kâfirleri tekfir etmeme küfrü Türkiye’de oldukça yaygın olan bir küfür çeşididir. Halkın büyük bir kısmı hayatlarında tekfir diye bir olguyu bilmemektedirler. Hatta birçoğu küfür, şirk, tağut ve kelime-i şehadetin manası gibi dinin en temel konularını bile bilmemekte, Yahudi ve Hristiyan gibi diğer din mensuplarını, hatta abartmadan ve şahid olduğum birçok kişi, firavun, Ebu Cehil ve Obama gibi tağutları bile tekfir etmemektedirler. Yani dinin temellerindeki bilgisizlik ve irca akidesinin yaygınlığından ötürü bu küfür Türkiye’de yaygınlık kazanmış durumdadır.

Her Müslüman, Allah’ın ﷻ ve Resulü’nün ﷺ tekfir ettiğini tekfir etmek zorundadır. Kâfirleri tekfir etmeyenler, Allah ﷻ ve Resulünü ﷺ, Kur’an ve sünneti doğrulamamışlardır. Tağutları ve onlara ibadet edenlerin batıl olduğunu dile getirmemişlerdir. La ilahe, derken inkâr ettikleri ilahların neler olduğunu kavrayamamışlardır.

Tekfir olmadan dostluk ve düşmanlık olamaz. Tekfir olmadan cihad yapılamaz. Tekfir olmadan din hakkıyla ikame edilemez. Tekfir olmadan mürtedin kim olduğu bilinemez. Tekfir olmadan kiminle nikâh kıyılacağı bilenemez. Tekfir olmadan mürtede had uygulanamaz. Tekfir olmadan miras nasıl paylaştırılır bilinemez. Tekfir olmadan Allah ﷻ için kimin sevileceği ve kime buğz edileceği bilinemez. Tekfir olmadan kısas hükmü nasıl verilir bilinemez. Tekfir olmadan kime merhametli ve kime şiddetli olunacağı bilinemez. Hulasa tekfir olmadan dinin birçok hükmü havada kalır ve pratize edilemez. İşte tekfirin dinimizdeki önemi oldukça büyüktür. Çünkü İslam dininde mü’min ile kâfire yapılacak muamele eşit değildir. Kimin kâfir ve kimin Müslüman olduğunu bilemezsen, dini hayatına aktaramaz ve bu dini gereği gibi yaşayamazsın.

Allah’ın ﷻ, İslam nimetiyle kendilerini nimetlendirdiği herkesin müşrikleri tekfir etmesi gerektiğini bilmesi gerekir. Aksi halde elindeki İslam nimeti gider ve kâfirlerden olur. Bir kâfire rahmet etmek için kâfiri tekfir etmeyenlerin öncelikle kendi nefislerine acıyıp Allah’ın ﷻ ebedi azabına duçar kalmamaları için Allah’ın ﷻ ve Resulü’nün ﷺ tekfir ettiklerini tekfir edip onlardan uzaklaşmaları ve onlara düşmanlık yapmaları gerekir. Aksi halde başkalarına rahmet edeyim derken kendi nefislerine zulmetmiş ve ebedi cehennemi hak etmiş olurlar. Bilin ki sizler, bir kişiyi ister tekfir edin isterse de etmeyin, Allah’ın ﷻ katında kâfir olan kâfirdir ve ebediyen cehennemliktir. Sizin haksız yere tekfir etmenizle kâfir olmayacağı gibi, yine haksız yere ona Müslüman demenizle de Müslüman olmayacaktır. Lakin haksız yere Allah’ın ﷻ kâfir dediğine Müslüman dediğiniz için kendiniz kâfir olacaksınız.

Allah’ım hak üzere ayağımızı sabit kıl. Hakkı hak bilip tabi olmayı, batılı da batıl bilip ondan uzak durmayı bizlere nasip et.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ﷻ hamdolsun.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları İDRAK MEDYA'ya aittir, resim ve haberler değiştirilemez yalnız dağıtılabilir. Tüm Hakları Saklıdır © 2019 İDRAK MEDYA